Yabani Manolyalar



“Bu yazının içinde hepimiz mevsimini kaybetmiş birer aydınlık sabahız” diyor Ahmet Altan. Okurken mevsimimi kaybettiğim doğrudur :)

Kitabın başlarında ”Peşime takılırsanız siz de bu yazının içinde benimle kaybolabilirsiniz” diyor kendileri ve iddialı bir soru yöneltiyor “ Korkar mısınız kaybolmaktan?” Pusulanızın şaşmasından, daha önce aklınıza gelmemiş veyahut yüzlerce kez gelmiş ama cevap vermekten çekindiğiniz soruları, ete kemiğe bürünmüş halde bir kitabın içerisinde okumaktan, düşünmediğiniz karpuz kabuklarının aklınızın bir köşesine dilimlenmesinden korkar mısınız cidden? Cevap evetse bu kitaptan uzak durun.

Tutuyoruz kendimizi, erteliyoruz “en uygun başka zamanlara” sevmeyi, sevişmeyi, konuşmayı, anlatmayı, anlaşmayı, hayatı son bir beş dakika gibi yaşasaydınız ne olurdu diye soruyor yazar. Geniş zamanlarda gizli yerlere kapatılmaya razı olan duygular dar zamanlarda durmazlar, yaşanmak isterler diyor. Yani bir “yarın” var diye ertelemeye gelmemeli yaşamak, işte bu gerçeği “şırrak” diye yüzümüze çarpıyor kendileri.

Rutin hayatımızda tüm rotalarımız çizili, yollarımız belli, saat kaçta kalkacağımız, kaç dilim ekmek yiyeceğimiz, saat kaçta kimle karşılaşacağımız, aşşağı yukarı kimi seveceğimiz, kimlerle görüştüğümüz… Büyük dünyadan minik bir dilimcik alıp oturuyoruz olduğumuz yere, hayat zor, hayat hızlı. Daha fazlasını hayal bile etmiyoruz çoğu zaman. Elimizdeki son şans, son fırsat gibi geliyor. Farz-ı misal işiniz, aman kaybetmeyeyim, ya da daha sert konuşmak gerekirse gönlünüz bile uzak limanlara ya fırtınaya tutunursam diye çıkmaktan korkmuş aynı kıyıda bir ileri bir geri gitmekte… Belki de aşktan korkup şefkate koşuyorsunuzdur kim bilir?  İşte tam da bu noktada diğer bir soru geliyor:

“Hayatı, hayatın gücünü, meyvesini, tadını, ölümün güzelliğiyle reddeden bir ağaç gibi kendi yanışıyla, yok oluşa yaklaştıkça ışıldayan tavrıyla, hayata karşı aldırmaz bakışıyla size çeken insanlar vardır. Birlikte yok olmanın, başkalarıyla yaşamaktan daha zevkli olduğuna inanacağınız bir ilişki”

E Ayşe vardı, Fatma vardı, Ahmet vardı, Mehmet vardı akıllı uslu, okumuş, işinde gücünde, eli yüzü düzgün daha ne ister ki insan, neye kızar, neye sevinir belli, durgun bir su gibi ne derler “güvenli bir liman”. Peki bu güvenli limanları terkedip “Birlikte mahvolacağınız birine rastlamak ister miydiniz?”

İster misiniz? Hadi buyrun buradan yakın. Ahmet Altan okurken hakkını vererek okuyorsanız, iç muhakemenizi çokça yapmanız gerek. Neyse lafı uzatmıyorum. Kim nasıl mutluysa öyle yaşasın :D

“Ve birçok insan mutlu olduğunu bilmediğinden mutsuzluğa düşer” diyor yazar. O sadece aykırı sorularını çekinmeden üstünüze salıyor, ne istediğinizi arayıp bulmak, sorgulamak size kalmış. Halinizden mutluysanız bunu farkediyor olmak da bir erdemdir ne de olsa :)

Kitaptan son alıntım ise yaşamaya ve zamana dair son zamanlarda okuduğum en güzel paragraf olacak. Zaman her zaman eksilmez elbette, bazen ekler, çoğaltır, verir. Çoğaldığınız telaşsız geniş zamanlarda yaşamanız dileğiyle,  bu kitabı kaç kere okudum bilinmez, bence siz de en az “bir” sefer okumalısınız (cesaretiniz varsa tabi)

“Zaman karaya vuran ağır ve sert dalgalar gibi vurur bize. Ve,biz bir kayanın dalgaların vuruşuna aldırmaması ve hatta bunu hiç sezmemesi gibi zamanın anbean gelen darbelerini sezmeyiz. Her vuruşun bizden bir şeyler eksilttiğini farketmemiz için epeyce zaman geçmesi gerekir.”



Yorumlar

Popüler Yayınlar