Çiçeklerin dili adına, güüüüççç bende artıkkkk!!! :)
Can sıkıntısına biraz da merak
eklenince, attım mühendis tarafımı bir kenara, rakamlarımı da fırlattım
alakasız konular üzerine yazayım dedim nedense...
E insan merak ettiği müddetçe
yaşar... (En azından bence öyle, ötede beri de ne olmuş, ne oluyo, niye olmuş,
olmasa ne olurmuş, ne olacakmış bunlar güzel sorular :) Sorulmalı dedim ve hep merak
ettim.
Çocukların abuk
subuk soruları öğrenme çabasından, benim ki de can sıkıntısından. “Geldi Mart
ayları gevşer gönül yayları” derler bilirsiniz. Bunun sebebini polenlere
bağladım, ve dedim ki her yer mis gibi kokmakta, bundan mütevellit çiçekler
dedim, rengarenk ve neden insanlar birbirlerine çiçek vermektedirlere bağladım
mevzuyu. Niye yani, balık tutup emek edip onu vermek aşkın sembolü değil
de, çiçek verir insanlar birbirine...
Sadece aşk meşk için de değil
tabi, ev gezmesi, çocuk doğması ve hatta son yolculuğuna bile uğurlarken bir
tanıdığı koklamayacağını bilerek kucağına çiçek bırakmak nedendir?
Acıklı kısımları yazı dışı
bırakıp (baharın hakkını bahara verme isteyimden olsa gerek) işin güzel kısımlarından
bahsedeyim ve araştırmacı kişiliğim dolayısı ile geyiğe başlamadan önce ne var
ne yok araştırayım dedim. Karşılaştığım en komik yazı, çiçek verme olayının
tarihçesini anlatandı. Kısaca şundan
bahsetmekteydi, her ne kadar ince ruhlu olmayan kaba erkeklere mağara adamı
desek de arkeolojik kazılar göstermektedir ki mağaralarda çiçek fosilleri
bulunmuştur. Çiçeklerin şifa aracı olarak görülmesinden dolayı bu çiçek
alışverişi gerçekleştirilmekle birlikte mağara duvarlarındaki resimler ve
bilmem daha bisürü şey mağara adamlarınının mağara kadınlarına olan duygusal hissiyatlarını
göstermek için çiçek verdiği gerçeğini ortaya koymustur. Yani artık birine
mağara adamı derken iki kez düşünmek gerekmektedir. Meğerse adamlar ince ruhluymuş,
hem de doğa koşullarina karşın. Sen çık git aslanla, kaplanla (hayal gücümü
zorladım) sen git T-rex ile Apatosaurusla uğraş canınla cebelleş, ordan iki üç
ettir ottur taşıyım mağarama toplayım hanehalkını doyurayım diye kelle koltukta
gez, sonra bir de çiçek getir). Şimdi kimse işten güçten bahane edipte
internetten iki dakikayı ayırıp çiçek yollayamadığını söylemesin, şu
okuduklarımdan sonra hayatta inanmam keza bu yazıyı okuyan kadınlar da inanmaz
:p )
Şimdi işin tarihine girip de
içine Roma ve Yunan uygarlığını katmazsam ayıp olur. Onlar da çiçeklerin,
tanrıların gücünü ve güzelliğini simgelediğine inanırlarmış (zaten işi buraya
bağlamasalar şaşardım).
Esas olayı zıvanadan çıkartan ise
tabiki Kraliçe Victoria olmuş (also known as Victorian Era) şimdilerde “floriography”
yani çiçeklerin dili olayı o zaman başlamış. Yok efendim gül bu demek, lale şu
demekle kalmamışlar, glayör beyaz olursa “sen benim dostumsun”, sarı olursa “ o elbiseyi nerden aldın cadaloz
çok kıskandım” , yok efendim mor krizantem
verdim sana “içim pek bir buruk anlasana” dan tutunda verdiğiniz çiçek pembe
olursa “sen ne tatlı şeysin” yeşil olursa “mendabur bir daha karşıma çıkma”
gibi anlamlar yüklemişler. Bu anlamlar biraz kaymış olabilir tabi şimdilerde “para
bende elbette alacagim orkide” ya da Haşim
karısına en pahalısından orkide yolladıysa Ahmet’de bana yollamalı şeklindeki
yaklaşımdan uzak olmakla birlikte esasen orkide “gurur duyma”nın sembolüymüş.
Yani çoluğunuz çocuğunuz mezun olur eline bir orkide tutuştururabilirsiniz gibi. Bunla da kalmamış
Queen Victoria dönemi insanları, sayılarınına hangi çiçekle hangi çiçeğin yan
yana kaçar adet konduğuna dair bile anlamlar üretmiş. Hatta “Elizabeth akşama kurufasulye
pişirme, keza midem bir buruk, içim de bir hoş, sen en iyisi nohut haşla da
yiyelim güzelleşelim” cümlesini dahi bir buket çiçek ile anlatır duruma
gelmişler. Olayın müsebbibini bulduk yazıyı nihayete erdirme vakti geldi. Son
olarak şu sayılar ile ilgili en çok aklımda kalan şey ise 6 adet gülün anlamı.
Merak edenler internetten baksınlar herşeyi benden beklemesinler diyor,
küçüklerimin gözlerinden büyüklerimin ellerinden öpüyorum.
Saygılar benden


Yorumlar
Yorum Gönder